CXONBASİ (KİŞİSEL ARŞİV) (HEPİNİZ HOŞGELDİNİZ )

27/2/2008

ATATÜRK'ÜN TÜRKÇÜLÜĞÜ

 

 

 

Göktürk Bayrağı Nihal Atsız Türkçü 

Türkçü Nihal Atsız

 

Ulu Başbuğ Atatürk ve onun kutlu ülkülemi (ideolojisi) olan Atatürkçülük, bugüne kadar budunumuza yanlış tanıtılıp, yanlış öğretilmiştir. Komünist kafalar, yıllar boyu, Ata'yı solcuymuş gibi göstererek, hem siyasal getiri elde edebilmek amacıyla istismar ettiler hem de Türkiye'yi kurtaracak tek ülkülem olan Atatürkçülüğün içini boşaltarak, genç kuşakların gerek Atalarını, gerekse bu kutsal ülkülemi doğru olarak tanımalarının ve anlayabilmelerinin önünde engel oluşturdular. Bu zihniyetin temsilcilerinin Atatürkçülük anlayışları; Atatürk'ün ilkelerinden, salt "laiklik ilkesi"ni benimsemekten ibarettir. Başbuğ Atatürk'ün diğer ilkelerini de yarım yamalak uygulayarak, Atamız'ın adıyla siyasal getiri elde etmeye çalışmaktadırlar. Bu eski komünist, şimdinin ise "Sosyal Demokrat" liboş takımı, sağlam temeli olan bir ülkülemleri ve Türkiye'yi esenliğe çıkaracak nitelikte bir siyasal programları olmadığı için yıllardır Atatürk istismarcılığı yapıp, Atatürk'ün milliyetçi yönünü, Türklüğe verdiği önemi görmezden gelmekle kalmayıp; bugüne kadar, kendi ülkülemlerine uygun tarzdaki -teslimiyetçi, edilgin- milliyetçilik anlayışlarının adını, "Atatürk Milliyetçiliği" koyarak; hem Ulu Başbuğ Atatürk'e hem de onun kutlu ülkülemine ihanet edegelmişlerdir. Bu bozuk, sözde Atatürkçülük anlayışlarını da doğruymuş gibi tanıtıp, uygulayarak; Türk insanının, dış düşmanlara karşı olduğu gibi, "içimizdeki" düşmanlara karşı da milli reflekslerini törpüleyip, köreltmişlerdir. Oysa Başbuğ Atatürk'ün milliyetçilik anlayışı, bu güruhun göstermeye çalıştığı gibi ne teslimiyetçi, ne de dar kalıplar içerisine hapsedilmiş sığ bir milliyetçilik anlayışı idi. Başbuğ Atatürk, milletinin ve ülkesinin bekasını ilgilendiren konularda; çok duyarlı, ciddi ve tavizsiz bir siyaset izlemiştir. Gerek dış düşmanlara karşı verdiğimiz bağımsızlık savaşındaki, gerekse iç düşmanlara karşı olan tavrı ve tutumu da; sert, tavizsiz ve sonuç alıcıydı.

Bugün, "Türk" kelimesini ağızlarına almaktan rahatsızlık duyan, Türk'ün ve onun ülkesi Türkiye'nin çıkarlarını savunmaktan aciz, soy ve vicdan kusurlu insanların ipliklerini tam anlamıyla pazara çıkarmak, gerçek Atatürkçü olan Türkçüler'in en önde gelen görevlerindendir.


― "Etimin ve kemiğimin babası Ali Rıza Efendi ise, fikrimin babası Ziya Gökalp'tir." diyen bir "Türkçü"nün ülküleminin "Sol" olduğunu iddia etmek; attığını vuran keskin bir nişancının, âmâ/kör olduğunu iddia etmek kadar mantıksızdır.


Her ne kadar güneş balçıkla sıvanamasa da, Türklük şuuru açısından "mankurt"laştırılan ve gerçek Atatürkçülük konusunda cahil bırakılan Türk insanının; "Beni görmek demek, mutlaka yüzümü görmek demek değildir. Benim fikirlerimi, benim duygularımı anlıyorsanız ve hissediyorsanız, bu yeterlidir." diyen Atası'nı doğru olarak tanıyıp, anlayabilmesi noktasında söz konusu güruhun yıllardır set oluşturduğu aşikardır.

― "Ben her şeyden önce bir Türk milliyetçisiyim. Böyle doğdum. Böyle öleceğim. Türk birliğinin bir gün hakikat olacağına inancım vardır. Ben görmesem bile, gözlerimi dünyaya onun rüyaları içinde kapayacağım. Türk birliğine inanıyorum, onu görüyorum. Yarının tarihi, yeni fasıllarını Türk birliğiyle açacaktır. Dünya sükununu bu fasıllar içinde bulacaktır. Türk'ün varlığı bu köhne aleme yeni ufuklar açacak, güneş ne demek, ufuk ne demek, o zaman görülecek."

diyen Türkler'in son bozkurdunun Türkçü-Turancı olmadığını iddia eden bir kişi art niyetlidir; ilk düşünülmesi gereken; o kişide soyca ya da vicdanen bir bozukluk olduğudur. Şayet art niyetli değilse o zaman, o kişinin cehaletinden ya da akılsal bir zaafından söz edilebilir.

Türkiye'de ilk olarak 1924 yılında başlayan antropolojik çalışmaların mimarı olan Başbuğ Atatürk, "Türkiye Antropoloji Tetkikat Merkezi"ni kurdurmuştur. Türk Irkı'nın fiziksel özellikleri, ilk kez bu şekilde incelenmeye başlanmıştır. 1937 yılına gelindiğinde ise, Ulu Başbuğ'un isteği üzerine yurt genelinde Türk Irkı'nı karakterize eden tüm fiziksel özellikleri incelenirken, kafatası ölçümleri de yapılmıştır. Acaba hangi solcu bunları düşünür, ister ya da uygular? Atatürk'ün milliyetçiliği, gösterilmeye çalışıldığı gibi değil, işte böyle milliyetçiliktir!

Ulu insan Atatürk, Türklüğü ilgilendiren ne varsa onunla ilgilenmiştir. "Mu Kıtası Teorisi" bunun en uç örneklerinden biridir. Meksika'lara kadar bilim adamı gönderip, acaba Türkler'in atalarıyla ilgili bir belge bulunabilir mi diye düşünüp; bu konuda, her türlü ipucunu önemseyerek, araştırmalar yaptırmıştır. Acaba biz ırkçı değiliz,Türkçü değiliz, Atatürk milliyetçisiyiz(!) diyenleri bu gibi belgeler heyecanlandırıyor mu veya onları hiç ilgilendiriyor mu?

Türkler'in tarihsel sembolü olan "Bozkurt"tan, bu söz konusu Atatürk milliyetçileri(!) acaba neden bu kadar rahatsızlık duyuyorlar veya "Bozkurt" kelimesi onlarda niçin alerji yapıyor? Bu kafalar, acaba gerçekten çok mu cahil yoksa çok mu art niyetliler? Oysa, tüm Türkçüler için olduğu gibi, Başbuğ Atatürk için de bozkurt ve bozkurt sembolü çok önemliydi. Atatürk, Adliye Eski Vekili Mahmut Esat'a "Bozkurt" soyadını verirken; 1935 yılında üretilmeye başlanan sigaraya "Bozkurt" adını koyarken ve bu sigaranın kapağındaki ongunun/amblemin "Bozkurt" resimli olmasını isterken; 1927'de piyasaya çıkarılan 5 ve 10 liralık kâğıt paralar üzerine bozkurt resmi koydururken; Türk bayrağını, Türk tarihinin, Osmanlı'dan ibaret olmadığına vurgu yaparcasına, "Mavi fon üzerinde yeşil bir kurt başı" şeklinde olan Göktürk Bayrağı olarak değiştirmeyi düşünürken; "Türk İzci Ocağı" bünyesindeki çocuklara "Yavru Kurt" adını verirken, "Bozkurt"a ve Türk tarihine olan özel ilgisini göstermiştir. Bunlara ilaveten, Fuat Köprülü'nün Atatürk'e Türkiyat Enstitüsünün ambleminin nasıl olması gerektiğini sorduğunda Atatürk: "Karlı Tanrı Dağları'nın önünde elinde meşale tutan bir "Bozkurt" olsun, Bu meşale, genç Türkiye Cumhuriyeti'nin ilminin ifadesi olsun. Ergenekon'dan çıkmamızda kılavuz olan Bozkurt, Türklüğün Anadolu topraklarındaki yeni devletinin kuruluşunu ifade etsin." şeklinde cevap vermiştir. Başbuğ Atatürk'ün kendi eşyalarının arasında da bozkurt motifli olanları zaten her şeyi anlatmaya yetmektedir.

Ulu Atamız'ın, Maarif Vekâleti’nin (Milli Eğitim Bakanlığı) girişine koydurduğu ve Atamız'ın uçmağa varışından/ölümünden sonra İnönü'nün kaldırtmış olduğu "Ergenekon'dan Çıkış Tablosu" da, Atatürk'ün katıksız bir Türkçü olduğunu yadsınamaz bir şekilde gözler önüne sermektedir.

Eski Türkler'de, "Başkomutan" anlamına gelen "Başbuğ" kelimesi bu eski "kızıl kafalı", yeni Atatürk milliyetçisi(!) olan güruhun en çok rahatsız oldukları konulardan bir diğeridir. Atatürk gerçek anlamda bir "Başbuğ"dur. Bu yüzden, tüm Türkçüler de Atalarına "Başbuğ" derler. Bu da, sözde Atatürkçülere çok dokunur.  Atatürk, "Başbuğ" değildir, sadece bir "Önderdir" diyenler; acaba Atatürk'ün kendisinin kurduğu "Türk İzci Ocağı"nın kendisine yaptığı "Başbuğ"luk teklifinden, ulu Ata'nın bu teklifi kabul ettiğinden ve bunu da bir telgrafla şu şekilde bildirdiğinden haberleri var mıdır?

"Vatana yüksek seciyeli ve metin ruhlu gençler yetişmesini temenni eylediğim İstanbul Türk İzci Ocağı’nın, Başbuğ’luk teklifini büyük bir hissi iftiharla kabul ediyorum. Genç arkadaşlarıma teşekkür ve selamımın tebliğini rica ederim."

O tarihlerde yayınlanan "Cumhuriyet Gazetesi" de manşetini "Başbuğ" olarak atmıştı. Bunun yanında 10Kasım 1938 tarihli "Ulus "Gazetesi"nin manşeti de şu şekilde atılmıştı: "Atatürk başkumandan; Başbuğlar yetiştirilmezler, onlar başbuğ hasletleriyle doğarlar!"

Ulu Başbuğ Atatürk'ün Türkçülüğünü ispat eden aşağıdaki sözlerini bilmeyen veya bilmezden gelenlere inat, biz Türkçüler, Türk insanına, Atası'nın özdeyiş ve sözlerinin sadece "Ne Mutlu Türk'üm diyene" ve "Yurtta Sulh Cihanda Sulh" - sözlerinden ibaret olmadığını öğreteceğiz. "Ne Mutlu Türk'üm diyene" sözünün sadece Atatürk'ün 10'uncu yıl nutkunun son cümlesi olduğunu -başka yerlerde geçtiği söylense de ası yoktur- ve o metinin içeriğini göz ardı ederek, esas ifade edilmek istenenin beden ve ruh itibarıyla "Türk" olmak olduğunu görmezden gelenler ve bunu böyle göstermeye çalışanlar, bugün Atatürk milliyetçisi(!) geçinmektedirler.


Atatürk, hem kuramsal hem de uygulama açısından tam anlamıyla dört dörlük bir Türkçüydü. Atatürk milliyetçiliğinin içini boşaltmak isteyen ve Atatürk'ün Türklük'le ilgili sözlerini "Ne Mutlu Türk'üm diyene" sözünden ibaret görerek ve bu sözünde aslında neyi ifade ettiğini saptırmaya çalışan sahte Atatürkçüler, Ulu Başbuğ'un bu sözlerini bilmezler, bilseler de işlerine gelmeyeceği için bilmezden gelirler.


Atatürk'ün görmezden gelinen ve Türk insanına öğretilmek istenmeyen bazı özdeyişleri ve sözleri şunlardır:

― "Ben her şeyden önce bir Türk milliyetçisiyim. Böyle doğdum. Böyle öleceğim. Türk birliğinin, bir gün hakikat olacağına inancım vardır. Ben görmesem bile, gözlerimi dünyaya onun rüyaları içinde kapayacağım. Türk birliğine inanıyorum, onu görüyorum. Yarının tarihi, yeni fasıllarını Türk birliğiyle açacaktır. Dünya sükununu bu fasıllar içinde bulacaktır. Türk'ün varlığı bu köhne aleme yeni ufuklar açacak, güneş ne demek, ufuk ne demek, o zaman görülecek."

Başbuğ Atatürk'e göre Türk'ün tanımı:

Başbuğ Atatürk'ün manevi kızı olan Afet İnan Hanım, üniversitedeki doktora tezinin konusunun, hocasının: "Milletini anlat, Türkler'i anlat" demesiyle birlikte belli olmasının ardından, tezini hazırlamaya başlamış, tezini hazırladıktan sonra da göstermek için Atatürk'e götürmüştür, Atatürk de onlarca sayfalık tezi görünce, Türk'ü bir kaç cümleyle kısa ve öz olarak şöyle anlatmıştır:

―  "Bu memleket, dünyanın beklemediği, asla ümit etmediği bir müstesna mevcudiyetin yüksek tecellisine, yüksek sahne oldu. Bu sahne 7 bin senelik, en aşağı bir Türk beşiğidir. Beşik tabiatın rüzgarlarıyla sallandı. Beşiğin içindeki çocuk tabiatın yağmurlarıyla yıkandı. O çocuk tabiatın şimşeklerinden, yıldırımlarından, kasırgalarından evvela, korkar gibi oldu; sonra onlara alıştı; onları tabiatın babası tanıdı onların oğlu oldu. Bir gün o tabiat çocuğu tabiat oldu; şimşek, yıldırım, güneş oldu; Türk oldu. Türk budur. Yıldırımdır. Kasırgadır, dünyayı aydınlatan güneştir."

Damarlarında Türk kanı dolaşıp da, böyle bir anlatım karşısında tüyleri diken diken olmayan birinin olması mümkün müdür? Atatürk demekten rahatsızlık duyup, kasıtlı olarak Mustafa Kemal diyerek Türklükleri ile Atatürk'e olan sevgi ve bağlılıklarının düzeyini belli eden sahte Atatürkçülerden, Atatürk'ün bu veya buna benzer anlatım ve özdeyişlerini neden hiç duyamayız? Bu sahte Atatürkçülerin acaba mayalarında mı bir bozukluk var yoksa Türklüğün bünyesine aykırı olan zararlı ithal ideolojileri benimsemelerinin bir sonucu olarak, buduncu bilinç açısından vicdanlarında ve ruhlarında bir tahribat mı oluşmuş?


― "Tanrı nasip eder, ömrüm vefa ederse; Musul, Kerkük ve Adaları geri alacağım. Selanik de dahil Batı Trakya'yı Türkiye hudutları içine katacağım ! Başbuğ Atatürk ( "Yurtta Sulh, Cihanda Sulh" sözünü saptıranlara ithaf olunur)

― "İstanbul'da çıkan bir gazeteyi Kaş gar’da ki Türk de anlayacaktır." Başbuğ Atatürk

― "Türkiye Türklerindir." Başbuğ Atatürk

― "Kanını taşıyandan başkasına inanma!" Başbuğ Atatürk

― "Dünya yüzünde, Türk’ten daha büyük,ondan daha eski, ondan daha temiz bir millet yoktur ve bütün insanlık tarihinde görülmemiştir." Başbuğ Atatürk

― "Bir gün, ressamlar Türk'ün simasını kaybederlerse, yıldırımı alsınlar, yapıversinler." Başbuğ Atatürk

― "Milli benliğini bulamayan milletler başka milletlerin avı olacaklardır." Başbuğ Atatürk

― "Türk'lerin yasadıkları her yer misak-ı milli hudutları içindedir." Başbuğ Atatürk

― "Hayattaki yegane üstünlüğüm, Türk doğmaktır! Muhterem milletime şunu tavsiye ederim ki; sinesinde yetiştirerek başının üstüne kadar çıkaracağı adamların kanındaki, vicdanındaki cevher-i asli'yi çok iyi tahlil etmek dikkatinden bir an feragat etmesin." Başbuğ Atatürk (Oysa Türkiye'yi, 1938'den bugüne kadar geçen 67 yıllık süreçte kan ve vicdan itibarıyla tek bir Türk yönetmemiştir!)

― "Biz doğrudan doğruya milletseveriz ve Türk milliyetçisiyiz. Cumhuriyetimizin dayanağı Türk topluluğudur. Bu topluluğun fertleri ne kadar Türk kültürüyle dolu olursa, o topluluğa dayanan cumhuriyet de o kadar kuvvetli olur." Başbuğ Atatürk

― "Beni olağanüstü bir kişi olarak yorumlamayınız. Doğuşumdaki tek olağanüstülük Türk olarak dünyaya gelmemdir." Başbuğ Atatürk

― "Türk budur: Yıldırımdır, kasırgadır, dünyayı aydınlatan güneştir." Başbuğ Atatürk

― "Eğer bende bazı fevkaladelikler görüyor, buluyorsanız bunları sadece ve yalnız Türk olmama, Türklüğüme bağlayınız." Başbuğ Atatürk

― "Ülkeniz sizindir, Türklerindir. Bu ülke, tarihte Türk’tü bugün de Türk tür ve sonsuza dek Türk olarak yaşayacaktır." Başbuğ Atatürk

― "Yetişecek çocuklarımıza ve gençlerimize, görecekleri tahsilin hududu ne olursa olsun, en evvel, her şeyden evvel Türkiye'nin istikbaline, kendi benliğine, millî an’anelerine düşman olan bütün unsurlarla mücadele etmek lüzumu öğretilmelidir." Başbuğ Atatürk

― "Türk aydınlarının kendi kendisini bilmemesinden ve başka milletlerde şu veya bu sebeple üstünlük olduğunu sanarak, kendini onlardan aşağı görmesinden doğmaktadır. Bu yanlış görüşe son vermek için Türklüğümüzü bütün asaleti ve tarihi ile tanımak ve tanıtmak şarttır." Başbuğ Atatürk

― "Türkiye bir maymun değildir ve hiç bir milleti de taklit etmeyecektir. Türkiye ne Amerikanlaşacak, ne de Batılılaşacaktır; o sadece özleşecektir." Başbuğ Atatürk (Ab'ci, ABD’ci Batı özentisi aydınlara(!) duyurulur!)

― "Yüksek Türk! Senin için yüksekliğin hududu yoktur. İşte parola budur." Başbuğ Atatürk

― "Türk çocuğu ecdadını tanıdıkça daha büyük işler yapmak için kendinde kuvvet bulacaktır." Başbuğ Atatürk

― "Taş kırılır, Tunç erir, ama Türklük ebedidir" Başbuğ Atatürk

― "Türk aleminin en büyük düşmanı komünizmdir. Her görüldüğü yerde ezilmelidir." Başbuğ Atatürk

― "Milliyetin çok belirgin niteliklerinden biri de dildir. Türk milletindenim diyen insan, her şeyden önce ve kesinlikle Türkçe konuşmalıdır. Türkçe konuşmayan bir insan Türk kültürüne, topluğuna bağlılığını iddia ederse buna inanmak doğru olmaz." Başbuğ Atatürk (Bölücü etniklerin, anadilde eğitim ve yayın istemlerine çanak tutan sözde Atatürkçüler bu sözü iyi öğrensin!)

― "Millet sevgisi kadar büyük sevgi yoktur. Kurtuluş Savaşı'nda benim de milletime ettiğim birtakım hizmetler olmuştur zannederim. Fakat, bunlardan, hiçbirini kendime maletmedim. Yapılanın hepsi milletin eseridir dedim. Aranacak olursa doğrusu da budur. Mazide sayısız medeniyet kurmuş bir ırkın ve milletin çocukları olduğumuzu ispat etmek için, yapmamız lazım gelen şeylerin hepsini yaptığımızı ileri süremeyiz. Bugüne ve yarına bırakılmış daha birçok büyük işlerimiz vardır. İlmi araştırmalar da bunlar arasındadır. Benim arkadaşlarıma tavsiyem şudur: Şahsınız için değil fakat mensup olduğumuz millet için elbirliği ile çalışalım. Çalışmaların en büyüğü budur." Başbuğ Atatürk

― "Büyük devletler kuran ecdadımız, büyük ve şümullü medeniyetlere de sahip olmuştur. Bunu aramak, tetkik etmek, Türklüğe ve cihana bildirmek bizler için bir borçtur." Başbuğ Atatürk

― "Asla şüphem yoktur ki, Türklüğün unutulmuş büyük medeni özelliği ve büyük medeni kabiliyeti bundan sonraki gelişmesi ile geleceğin yüksek medeniyet ufkunda yeni bir güneş gibi doğacaktır." Başbuğ Atatürk

― "Yeni Türk yazısı, Türk'ün yaradılıştan gelen zeka ve kabiliyetini geliştirebileceğinden yeni yazımızı tarlalarında çalışan çiftçilerimize, sürüleri başında dağlarda dolasan çobanlarımıza kadar en az bir zamanda yaymaya çalışmak hepimizin vicdan ve milli haysiyet borcudur." Başbuğ Atatürk

― "Kanını taşıyandan başkasına inanma!" Başbuğ Atatürk (Etnikçi Atatürkçüler(!) bu sözü zaten bilmezler!)

― "Milletleri yükselten bu hususa bir amil daha ilave edelim; Milletlerin kalbinde intikam hissi olmalı. Bu alelade bir intikam değil, hayatına, istikbaline, refahına düşman olanların zararlarını dermeyi hedef tutan bir intikamdır." Başbuğ Atatürk

― "Bütün dünya bilmeli ki; karşımızda böyle bir düşman oldukça onu affetmek elimizden gelmez ve gelmeyecektir. Düşmana merhamet, aciz ve zaaftır; bu insaniyet göstermek değil, insanlık hassasının yok olduğunu ilan eylemektir." Başbuğ Atatürk

― "Yurttaşlarım! Az zamanda çok ve büyük işler yaptık. Bu işlerin en büyüğü, temeli Türk kahramanlığı ve yüksek Türk kültürü olan Türkiye Cumhuriyeti’dir." Başbuğ Atatürk

― "Türk Milletinin karakteri yüksektir, Türk Milleti çalışkandır, Türk Milleti zekidir." Başbuğ Atatürk

― "Şu anda, büyük Türk Milletinin bir ferdi olarak, bu kutlu güne kavuşmanın, en derin sevinci ve heyecanı içindeyim." Başbuğ Atatürk

― "Türk, Türk olduğu için asildir. çoğumuz, büyük babamızın babasını hatırlamayız. Bütün soy gururumuzu, Türk olmanın içinde buluruz." Başbuğ Atatürk

― "Türklük, benim en derin güven kaynağım, en engin övünç dayanağımdır" Başbuğ Atatürk

― " Mensup olduğum Türk milletinin şan ve şerefi varsa, benim de bir ferdi olmak sıfatıyla şanım ve şerefim vardır." Başbuğ Atatürk

― "Türk Milleti yüzyıllardan beri hür ve müstakil yaşamış ve istiklâli yaşamak için şart saymış bir kavmin kahraman evlatlarından ibarettir. Bu millet istiklalsiz yaşamamıştır, yaşayamaz ve yaşamayacaktır." Başbuğ Atatürk

Onuncu Yıl Nutku'ndan


― "Az zamanda çok büyük işler yaptık. Bu işlerin en büyüğü, temeli Türk kahramanlığı ve yüksek Türk kültürü olan, Türkiye Cumhuriyetidir." Başbuğ Atatürk

― "Bundaki muvaffakiyeti Türk milletinin ve onun değerli ordusunun bir ve beraber olarak azimkârane yürümesine borçluyuz." Başbuğ Atatürk

― "Türk milletinin karakteri yüksektir. Türk milleti çalışkandır, Türk milleti zekidir. Çünkü Türk milleti milli birlik ve beraberlikle güçlükleri yenmesini bilmiştir. Ve çünkü, Türk milletinin yürümekte olduğu terakki ve medeniyet yolunda, elinde ve kafasında tuttuğu meşale, müspet ilimdir." Başbuğ Atatürk

― "Asla şüphem yoktur ki, Türklüğün unutulmuş medeni vasfı ve büyük medeni kabiliyeti, bundan sonraki inkişafı ile âtinin yüksek medeniyet ufkunda yeni bir güneş gibi doğacaktır. " Başbuğ Atatürk

― "Bana, insanlar üstünde bir doğuş yüklemeye kalkışmayınız. Doğuşumdaki tek olağanüstülük, Türk olarak dünyaya gelmemdir." Başbuğ Atatürk (Bu sözü, Atatürk'ün mirasını yiyen CHP’lilerin hep bir ağızdan söylemesini bekliyoruz!)

― "Türklük, benim en derin güven kaynağım, en engin övünç dayanağımdır." Başbuğ Atatürk

― "Ulusal varlığımıza düşman olanlarla dost olmayalım. Böylelerine karşı...'Türk'üm ve düşmanım sana, kalsam da bir kişi!' diyelim." Başbuğ Atatürk

― "Evvela, millete tarihini, asil bir millete mensup bulunduğunu, bütün medeniyetlerin anası olan ileri bir milletin çocukları olduğunu göstermeliyiz." Başbuğ Atatürk

― "TÜRK çetin işler başarmak için yaratılmıştır!" Başbuğ Atatürk

― "Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki ASİL kanda mevcuttur!" Başbuğ Atatürk

― "Bir Türk, cihana bedeldir!" Başbuğ Atatürk



BAŞBUĞ ATATÜRK'ÜN KENDİ YAZDIĞI ŞİİRİ:

Gafil, hangi üç asır, hangi on asır,
Tuna ezelden Türk diyarıdır.
Bilinen tarih söylememiş bunu,
Kalkıyor örtüler, örtülen doğacak,
Dinleyin sesini doğan tarihin,
Aydınlıkta karaltı, karaltıda şafak.
Yaşanan tarihi gömüp doğru tarihe gidin.
Asya'nın ortasında Oğuz oğulları,
Avrupa' nın Alpler' inde Oğuz torunları,
Doğudan çıkan biz, batıda yine biz;
Nerde olsa, ne olsa kendimizi biliriz.
Hep insanlar kendini bilseler,
Bilinir o zaman ki hep biriz.
Türk sadece bir milletin adı değil
Türk bütün adamların birliğidir.
Ey birbirine diş bileyen yığınlar!
Ey yığın yığın insan gafletleri!
Yırtılsın gökteki gafletten perde,
Hakikat nerede?

Başbuğ Atatürk'ün Türkçü olduğunu ispat eden, daha pek çok uygulaması, davranışı ve sözü vardır. Türkiye'de, bugüne kadar ilk ve son kez olmak üzere, Türkçü düşüncenin yaşama geçirildiği tek dönem Ulu Başbuğ Atatürk'ün dönemidir. O yıllarda, bitti denilen bir milletin yeniden şahlanarak, kıt imkânlarla yedi düveli alt edip; "Acun var oldukça, ben bitmem!" dercesine haykırıp, her alanda tam bağımsızlığını elde etmesi; yüzyıllar boyu ümmet anlayışıyla yaşamış insanlara milli bir kimlik kazandırılması; kendi öz dilini, alfabesini kullanmaya başlaması; Türk kadınının İslamiyet öncesi sahip olduğu hakları tekrar geri alarak, çağdaş bir yaşam tarzına kavuşması ve benzeri kazanımlar; gücünü, asil kanından, binlerce yıllık şanlı ve büyük tarihinden alan ulu bir Türkçünün, Türkçü ülkülemi yaşama geçirip, uygulamasının bir sonucu olarak elde edilmiştir.

Türk'üz Türkçüyüz Atatürkçüyüz!

ATSIZCILAR

 

http://www.atsizcilar.com/cu1.htm

 

27/2/2008

VE MHP YİNE YAPTI YAPACAĞINI

 

            Siyasi grupların içerisinde en tuhaf ve anlaşılmazı herhalde MHP’dir. O kadar ki bu partiyi, kendi taraftarları bile anlayamıyor. Dünya üzerindeki fikir sistemleri çizgilerini her geçen gün daha çok netleştirirken, MHP henüz çizgisini kararlılıkla belirleyebilmiş değildir. Kendi söylemine bakarsanız milliyetçi olduğunu iddia etmektedir. Fakat yaptığı icraatlardan bunun tam tersi, yani ümmetçi olduğu anlaşılmaktadır. Bir grup hem milliyetçilik hem de ümmetçilik yapamayacağına göre bu işte bir terslik vardır.

            “Milliyet” ve “ümmet” kelimeleri ne demektir? Milliyet, ulus ve millet anlamına gelmekte, kökü ise “soy” ifadesini anlatmaktadır. Tarihe baktığımızda insan kavimleri milliyetlerine, yani soylarına göre gruplanırdı. Ülkeler de bu yüzden soy, yani milliyet adlarına göre kuruluyor. Örneğin Fransızlar’ın ülkesi Fransa, İngilizler’in ülkesi İngiltere, Almanlar’ın ülkesi Almanya, Arapların ülkesi Arabistan gibi. Bugün millet, ulus gibi kavramlar da hep bu bahsini ettiğim toplumu ifade etmektedir.

            Buna karşılık ümmet, aynı dine inanan insanlar tarafından oluşturulmuş gruplara verilen isimdir. O hâlde milliyetçi, mensubu bulunduğu milletin refahını isteyen, milletinin büyüyüp gelişmesi için uğraş veren ve hayatını milletine vakfeden kimseyken ümmetçi, milliyetçinin milleti için istediklerini, inandığı dinden olan diğer insanlar için düşünen kimseye denir. Şu hâlde MHP’nin milliyetçi mi yoksa ümmetçi mi olduğunu anlamak, yani MHP’nin Türk Milleti için mi yoksa islam ümmeti için mi çalıştığını tetkik etmek zor olmasa gerekir.

            Bu tetkiki yapmak için aslında çok geriye gitmeye gerek yoktur. Bugünlerin kamuoyunu en fazla meşgul eden konusu olan türban yasasında, AKP’ye verdiği destekle kendini açıkça belli etti. AKP’nin niyeti başından beri belliydi ve biz de bunu söyleyip durduk ama dinletemedik. Söylediğimiz bir şey daha vardı; MHP’nin milliyetçiliği sadece etiketten ibaret, aslında AKP’yi kıskandıracak derecede ümmetçi diyorduk ama o da dinlenmedi. Şimdi her şey ayan beyan ortada. MHP, türban konusunda, DTP’den başka AKP’yi destekleyen tek siyasi parti. Hadi ümmetçi ve kürtçülerin dayanışması Kurtuluş Savaşı yıllarına dayanıyor ama MHP’nin bu işbirliğinde işi ne? Bunu anlamak lazım. Saadet Partisi bile türban konusuna taraf olup yorum yapmazken MHP tüm çabasıyla bu işe girişiyor. Herhalde bu olayı gördükten sonra MHP’nin milliyetçi mi yoksa ümmetçi mi olduğunu anlamak için uzun araştırmalara da gerek yok.

             Fakat biz yine de MHP’nin milliyetçi mi yoksa ümmetçi mi olduğunu tam olarak anlayabilmek için geçmişte yapılanları da burada hatırlamak ve hatırlatmak istiyoruz. İlk önce şu soruyu soralım: MHP milliyetçi midir? Gelin önce bu soruya, MHP’nin kendi tarihinde cevap arayalım?

            Milliyetçilik, milletini her şeyin üzerinde tutmak ve her değerin üzerine koymaktır. Bir kişi veya kurum milliyetçi olabilmek için milletini canından çok sevmeli, milletinin önünde ve üstünde hiçbir şeyi görmemeli, milli his ve duyguları en üst düzeyde bulunmalı, milletinden olmayan hiç kimseye ve hiçbir kültüre hayranlık beslememeli ve milletine düşmanlık besleyen unsurları derhal fark ederek bu unsurlarla mücadele etmelidir. Peki MHP bu saydığımız hususlara ne kadar riayet etmiştir ve etmektedir? İşte MHP’nin milliyetçi olup olmadığını anlamak için buna bakmak gerekiyor. 

            Türkiye Cumhuriyeti’nde parti kongresi kürtçe diye anılan uydurma dille açılan sadece iki siyasi parti bulunmaktadır. Bunlarda birisi hepimizin malumu şu sürekli ad değiştiren, şimdiki adı DTP olan partidir, bir diğeri de MHP’dir. Komünist partilerde bile böyle bir rezalete rastlanılmış değildir fakat MHP’nin üç yıl önceki Diyarbakır İl Kongresi, MHP Diyarbakır İl Başkanı Servet ARZAKÇI tarafından kürtçe denen sonradan icat edilme dille yapılmıştır. Çeşitli etnik grupların kendi aralarında çıkardıkları tuhaf konuşmayı bir dil olarak alıp, kongresinin açılışını bu konuşma tarzıyla yapan bir parti nasıl olur da milliyetçilik iddiasında bulunabilir? Hele ki adına kürtçe denen konuşma tarzını bugün kimlerin kullandığı ve bu tarzla konuşanlara yapılan muamele aşikâdır. Hâl böyleyken MHP’nin bu şekilde konuşup kongresini bu şekilde açması, herhalde onun milliyetçi olmadığını, aksine elinden gelse milliyetçi anlayışa, yani tek bayrak, tek millet ve tek dil anlayışına muhalefet edeceğinin göstergesidir. Hem MHP, sadece türban konusunda değil, kürtçe konuşma hususunda da DTP ile mutabakata varmış bir partidir.

            Bilindiği gibi MHP, her yıl Erciyes’te “Erciyes Kurultayı” adını verdiği büyük bir toplantı düzenler. Çadırlar kurup konserler verirler. Ülkücülerin arasındaki bağı sağlamlaştırmak için yapıldığı hâlde MHP ve Ülkü Ocakları’nın farklı teşkilatları arasında sürtüşmelerin sıkça yaşandığı bu toplantıların geçen yıl yapılanında yaşananlar tam anlamıyla bir facia idi. Sahneye çıkan rutin ülkücü şarkıcılarla birlikte, ülkücülerin alkış ve tezahüratlarıyla birlikte, kürtlüğü ve kürtçülüğü ile ün salmış olan Zara da Erciyes sahnesindeki yerini aldı. Çekmiş olduğu dizilerde, arka fonda kürtçe adlı sayıklamayla şarkılar söyleyen Zara, bu sefer de ülkücülerin isteğini kıramayarak Erciyes’i şereflendirmişti(!). Zara, Bozkurt işareti yapmayarak ülkücülerin kalbini kırsa da yine de büyük beğeni toplamıştı.

             Bunlar bir yana; az önce bahsini ettiğimiz MHP İl kongresini kürtçe konuşarak açan MHP Diyarbakır İl Başkanı Servet ARZAKÇI, Erciyes Toplantılarında da kameralara verdiği pozlarla göz dolduruyordu. Boğazına bir kürt peştemalı bağlayan Arzakçı, çevresine topladığı peştemallı ve Türkçe bilmeyen adamlarla her zaman yaptığı gibi kürtçe dedikleri tarzla konuşuyordu. Herhalde bunu yapmaktaki amacı kürtleri MHP’ye çekmekti. Peki o zaman! MHP kürtlerle haşır neşir olmaya devam etsin. Türkleri de unutsun. Çünkü bölücülerin isteklerini yerine getirenlerle biz bilinçli Türklerin işi olamaz.

 

            Hatırlarsanız MHP’nin AKP’ye destek verdiği Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden önce cumhuriyet mitingleri düzenlenmişti. Bu mitinglerde aydın, çağdaş, uygar ve laik Türkler bir araya gelip şeriata ve kürtçülüğe  büyük bir milli tepki gösterdiler. Yer gök “Kahrolsun kürt – islam faşizmi” sloganlarıyla inledi. Fakat bu mitinglerde MHP’yi göremedik. MHP’nin o sıralarda söylediği tekerleme aynıydı: “bizi çatışma ortamına çekemeyecekler.” Peki aynı MHP geçenlerde emekli komutanlarımıza, subaylarımıza saldırmadı mı? Son derece üsturuplu bir şekilde MHP’yi eleştiren ve Genel Merkezi önüne çelenk koyan asker kökenli derneklerin üyelerine, yani emekli subaylarımıza, komutanlarımıza hücum eden o çatışma ortamına girmemek için elinden geleni yapan MHP’li ülkücüler değil miydi? Şeriatçı ve kürtçü gerici zihniyeti etkisiz hâle getirmeye gelince provokasyonlara kapılmıyorlar, ama bu ülke için canını ortaya koyup kelle koltukta yaşamış emekli askerlerimiz şeriatı ve kürtçülüğü eleştirince aynı ülkücüler, üzerinde Türk Bayrağı bulunan çelengi parçalayacak ve emekli askerlerimize saldıracak kadar kuduruyor. Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu?

            Bu örneklerden görüldüğü gibi MHP’nin milliyetçilikle alakası yoktur. Yaptıkları milliyetçilik “18 yaşını doldurmuş ve seçmen kaydını yaptırmış herkes bizim ilgimiz dahilindedir” milliyetçiliğidir. Ama bu milliyetçiliği diğer partiler de yapıyor. Bize Türk Milliyetçiliği yapan parti lazım.

            Şimdi bir de MHP’nin ümmetçi olup olmadığını anlamaya çalışalım. Tabi bunun için de yine MHP’nin yaptığı icraatlara bakalım. Ümmetçiliğin, millet kavramını reddederek, dini birliği esas aldığını az önce de belirtmiştik. Ülkücülerin her protesto gösterilende attıkları demirbaş sloganları olan “Ya Allah, Bismillah, Allahü Ekber” bile MHP’nin ümmetçiliğini göstermektedir. Eğer MHP milliyetçi bir parti olmuş olsaydı, “Ne Mutlu Türk’üm Diyene” şeklinde sloganlar atması gerekirdi.

            MHP’nin ümmetçi olduğunu göstermek için fazla uğraşmadan son yaşanan olaylara dikkat çetmek istiyorum. 22 Temmuz seçimlerinde MHP, AKP’ye muhalefet etmesi umuduyla Meclis’e gönderildi. Bu yüzden CHP tabanından, ulusalcı kesimden bile oy aldı. İnanılan, CHP ile MHP’nin birleşerek AKP’ye karşı bir cephe oluşturacaklarıydı ama olmadı. MHP, Meclis’e girer girmez DTP’li milletvekilleri ile öpüşüp koklaştıktan sonra AKP’nin güdümündeki yerini aldı.

 

            MHP’nin ilk icraatı, Abdullah GÜL’ün Cumhurbaşkanı seçilmesini sağlamaktı. Başta Türk Silahlı Kuvvetleri olmak üzere cumhuriyete bağlı olan kurum ve gruplar, Cumhurbaşkanlığı konusunda AKP’ye geçit vermemek için var gücüyle uğraşmış ve başarılı da olmuşlardı. AKP, Cumhurbaşkanını seçemeden erken seçime gidilmişti. Fakat yapılan seçimde MHP’de 70 milletvekili ile Meclis’e girince, AKP’ye destek verdi. Bu sayede AKP Cumhurbaşkanını seçmiş oldu. Sadece bu olay bile MHP’nin ümmetçilikte AKP’ye eş olduğunu göstermeye yetmektedir.

            Ardından türban konusu ortaya çıktı. AKP türban için bastırmaya başlayınca MHP kendiliğinden AKP’yi destekleme işini yapmaya başladı ve üniversitelerde türbanın serbest olması yasası Meclis’e sunuldu. Eğer MHP bu işe destek vermeseydi, AKP tek başına salt çoğunluğunu yakalayamıyordu. Ama MHP’siz irticai hareket olur mu? Hemen destekledi ve yasayı jet hızıyla Meclis’ten geçirdiler.

            Türban, biliyorsunuz bugün artık bir siyasi propaganda aracı olmuştur. Buna destek verenler de türbanın temsil ettiği siyasal görüşü, yani şeriatı destekliyorlar anlamına gelir. Şeriatı destekleyen bir kimsenin de cumhuriyeti sevip kabullenmesi mümkün değildir. Onun içinde egemenliğin milletin elinde olduğu bağımsız cumhuriyet değil, insanların baştaki padişahın ya da halifenin kulu kölesi olduğu şeriatın özlemi vardır. MHP’de türbana destek vererek neyin özlemi içinde olduğunu açıkça göstermiştir.

            Hem şöyle bir düşünün; hiç MHP’nin düzenlediği bir mitingde “Kahrolsun şeriat, yaşasın cumhuriyet” şeklinde söylenen slogan duydunuz mu? Ben duymadım! Bir düşünün acaba neden?

            İnsanların eğitim ve kültür seviyesi düştükçe kandırılması ve inandırılması daha kolay olur. Böyle insanlar, içinde bulundukları toplum için her zaman tehlikeli kimselerdir. Nitekim atalarımız “cahil dostun olacağına alim düşmanın olsun” demişlerdir. Cahil ve bilgisiz insanların nimetlerinden çok külfetleri olur. Bugün din adı kullanılarak istenilen yöne çekilip götürülen ve sorup sorgulamadan önlerine sunulan her şeyi kabul eden kimseler de işte böylece tehlikelidir.

            Bu yüzden artık düşünmeyen, sorgulamayan ve tahlil yapamayanlar değil, düşünen, anlayan, bilen, ileriyi gören, çağdaş ve uygar beyinlere ihtiyacımız vardır. Kimin ne olduğunu, neyi desteklediğini görmek artık çocukların yapacağı işlerdendir. Hep birlikte, milletçe aydınlığa yürümekten başka yol olmadığı açıkça görülmüştür.

            Şeriat özlemcilerinin saltanatı geçicidir. Ebedi olan cumhuriyetin zaferidir. 

Buğra Şad

21 Şubat 2008

 

http://www.atsizcilar.com/bugrasad2.htm

27/2/2008

ŞEHİTLERE EN ÇOK ÜZÜLEN(!) TİMSAHLAR

Pkk'lı kürt teröristlerin kanları akmaya başlayınca, onları açıktan savunamayan bazı kansızlar şehitlerimizi istismar etmeye ve onların ardından timsah göz yaşları dökerek en büyük vatansever kesilmeye başladılar.

Hümanistlikleri yalnızca hainler, katiller, şerefsizler, hırsızlar, uğursuzlar fahişeler, eşcinseller kısaca tüm kötüler ve kötülükler için geçerli olan timsahlarlar, kürt teröristlerin kanları akmaya başlayınca pis yüzlerini yeniden göstermeye başladılar.

Bu timsahlardan ilki, erkek olmasına rağmen başka bir erkeğin altına yatmaktan utanmayan gurursuz, haysiyetsiz bir kişi olan Bülent Kahpesoy'dur. Erkekliğin yüz karası olan arkadan çekişli bu araba, bugün de yellenmiş ve şunları söylemiş:

"Herkes korktu, ben söyledim."
"Ben bir tabuyu yıktım"

"Ben ne söylediğimi çok iyi biliyorum. Ben çözüm istedim, çözüm istemek suç mu? 'Boşuna kan dökülmesin, savaş olmasın' demek askerlikten soğutma mıdır?"


Bre soysuz dönme, sen bugün genç oğlanların altına yatabilecek kadar rahatsan ve huzur içinde yaşıyorsan, bunu geçmişte de günümüzde de canlarını vatan uğruna feda eden şehitlerimize borçlusun.


Sen tabuyu değil kumdan bir kaleyi bile yıkamazsın dönme dolap. Sen bir tabuyu yıkmadın; iti köpeği, kürdü böceği sevindirdin. Seni alkışyanlar ya senin kasedini bir kere bile almamış olan senin gibi kahpe dölü dönmeler, ya fahişeler ya da insan suretinde görünen vatansız milliyetsiz kürtçülerdir. Türkçüler olarak bu kahpe dölü eşcinselin şarkılarını ne dinleyelim ne de dinlettirelim.

Altan soyadlı hainler ailesinin bireylerinden biri olan Ahmet de bugün aşağıdakileri dışkılamış:

Ahmet Altan, 'başkalarının çocuklarının ölümüne alkış tutanları' böyle niteliyor. 'Tiksiniyorum' diyerek şunları yazıyor;
Taraf'ın tepe yöneticisi Ahmet Altan, sınır ötesi harekata alkış tutanlara köşesinden ağır bir dille çattı... "Tanrının gözyaşları" yazısında şöyle soruyor Altan;

"Bu toplumun bir vicdanı yok mu?
O sarp kayalıkların, karlı yamaçların, karanlık kuytuların arasında çocuklar vurulurken, bombalarla parçalanırken nasıl böyle coşkuyla savaş naraları atabiliyorlar?
Ölüm onları nasıl böyle sevindirebiliyor?
Sadece onları okuyup dinlediğiniz için bile kendinizi kirlenmiş hissediyorsunuz.
(...) Tuhaf bir tiksintiyle irkiliyorsunuz. Bu toplumun parçası olduğunuz için utanıyorsunuz."


Ulan Ahmet denen insan kılıklı mahluk, kanları ve sütleri bozuk olmayan herkes de senden ve senin gibi nankör asalaklardan tiksiniyor. Mavi Çarşı'larda insanlar cayır cayır yanarken, şehirlerde masum insanlar bombalanarak parçalanırken, binlerce asker şehit olurken vicdanın neredeydi de, şimdi terörist kürt köpekleri telef edilince şehitlere üzülmüş gibi yaparak timsah göz yaşlarını akıtır oldun? Boşuna ürüme mecbursun daha oluk oluk terörist kürt kanının akmasına tanıklık edeceksin.


Sezen Aksu denen, boyundan büyük oğlu olmasına rağmen hiçbir rahatsızlık duymadan türlü türlü erkeğin boşaltım cihazlığını yapan şarkıcı karı da bu şiiri yazmış:

Bu korkunç kuraklık
Boynu bükük buğday başakları
Bu çorak toprak, bu susuzluk
Tanrı'nın kuruyan gözyaşları

Bir büyük gözaltı hayatımız
Ölü çocuklar coğrafyasında
Kayıtlar destanı hikayemiz
Melekler anaların dilsiz yasında

Bebeler ergen doğuyor
Ninniler kahramanlık masalları
Yaşayan bu kanlı haritada
Taşırken iki büklüm onca yası

Bu korkunç bataklık
Yutuyor körpe tomurcukları
Dört kitap yazıyor
Eşittir Tanrı'nın çocukları


Anlaşılan o ki, daha düne kadar siyasal terörist partisi Dtp ve terörist Pkk için konserler veren bu hain dostu dişiye kahramanlık masalları bile batmış. Sezen denen karı, sen de terörist kürtlerin kanının aktığını gördükçe daha ne şiirler yazıp, besteler yapacaksın; bugünler iyi günlerin, esas ilham günlerini bekleyedur.

Son birkaç gün içinde Türk'ten kazandıkları paralarla saltanat süren hain köstebekler yavaş yavaş toprak üstüne çıkmaya başladılar.

Leyla Zana gibi tescilli teröristler Şubat ayını "kara ay" ilan ettiler. Bu doğal; çünkü o bir kürt ve hainlik, ilkellik, vahşet ve kahpelik genlerinde var. Ama bir de, Türk'ün sırtından ve Türk geçinen soysuzlar var işte esas bunları sürgün etmek gerek.

Büyükanıt Paşa Dağlıca olayından sonra ne demişti?
Alıntı:
"Bize bu acıları yaşatanlara, o acıları, hayal bile edemeyecekleri bir yoğunlukta yaşatacağız"
Evet soyu ne olursa olsun soysuz ve sütü bozuk olan alçaklar, bu kutlu söz size daha da batsın çünkü bugünler en mutlu günleriniz.


Tanrı, Türk'e oluk oluk terörist kürt kanı akan ırmakların kenarında toylar yaptırıp, soysuzları kahretsin!


ATSIZCILAR

27 Şubat 2008

 

http://www.atsizcilar.com/cu30.htm

15/2/2008

TÜRK ORDUSU 1

Türk Ordusu
Türk milleti gibi, Türk ordusunun da şanlı, şerefli bir tarihi vardır. Türklerde siyasî hayat, orduyla birlikte doğmuş ve gelişmiştir. Ordu-millet bütünlüğü, tarihin her devrinde değişmeyen bir gelenektir. Türk tarihinin bu geleneği, Orta Asya’daki ana yurtlarında ve göçlerden sonra dünya tarihinde önemli roller oynamıştır. Orta Asya’da kurulan Hun Imparatorluğu, ilk Türk Devleti kabul edilir. Bunu, Göktürk ve Uygur devletleri takip etmektedir.

Orta Asya’da hüküm süren Türk devletlerinin düzenli orduları vardı. Süvari birlikleri, ordunun esasını teşkil ediyordu. Cesur ve cengâver askerlere sahip bu ordular, Asya’ya hakim oldukları gibi, Avrupa’nın içlerine kadar ilerlemişlerdir. Hun Türkleri, Hakan Mete’nin kumandasında 400.000 süvariyle, M.Ö. 201’de Çin karargâhını kuşatmıştır. Bunlardan sonra gelen Türk devletleri daha batıdaki topraklar üzerine kurulmuştur. Islâmiyet'in yayılmasıyla, Türkler kitleler hâlinde Müslüman olmuş, böylece Islâmiyet'in şerefi, Türklüğün asaletiyle yan yana gelince tarihe şan veren büyük devletler kurulmuştur. Bu devletlerin ordularının müşterek gayesi; Islâmiyet'i insanlara duyurmak, onları dünyada ve ahirette rahat ettirecek bir yolu onlara bildirmek olmuştur. 1040 yılındaki Dandanakan Savaşından sonra Oğuz Türkleri tarafından kurulan Büyük Selçuklu Devleti ve 1071’de Malazgirt’te büyük kuvvetlere sahip Bizans hükümdarı Diyojen’i yenen Alparslan, aynı inançla hareket etmişlerdir. Büyük Selçukluları, Beylikler, Anadolu Selçukluları ve Osmanlı Devleti zamanı takip etmiştir. Bu devletlerin devamı ve ülkeler fethetmeleri, hep orduları sayesinde olmuştur. Bir ideal için savaşan Türk orduları, tarih boyunca Asya, Afrika ve Avrupa’da bayrak ve sancaklarını dalgalandırmışlar, inanç, örf ve âdetlerinin o beldelerde yerleşmesinde öncülük etmişlerdir. Bu idealin Allah tarafından kendilerine verildiğine inanan Türkler, tarih boyunca bunu hiç kaybetmemişlerdir. Bu bakımdan, hiçbir zaman gelişi güzel yapılmayan savaşlarda, milyonlarca Türk evlâdının kanı, katî surette boş yere dökülmemiştir. Türk ordularını kıtadan kıtaya dolaştıran hep bu ideal olmuştur.
Türkler, bulundukları her yerde, ıstırap çeken, hor görülen, yanlış inançlara sapmış milyonlarca insanı korumuş, oralarda hak ve adaletin temelini atmışlardır. Türk ordusunda; sömürü, soygun, katliam ve ahlâksızlık yoktur. Aksine, insanlık, hamiyet, şefkat, hakka saygı ve adalet vardır. Zalimlerin karşısında, mazlumların yanında, hakkın müdâfii olan Türk ordusu, gittiği her yerde kurtarıcı olarak karşılanmıştır.

Selçuklular; eski Türk onlu sistemi, ıkta sistemi, lüzumunda ücretli askerler ve uclarda Türk beyliklerinin emrindeki Türkmenlerle muhteşem bir ordu kurmuşlardı. Anadolu Selçuklularının askerî teşkilâtı da, Büyük Selçuklu askerî teşkilâtı gibiydi. Maaşlı asker, hükümdarın maiyetinde bulunurdu; bunlar yaya ve atlı olurlardı. Timarı olan askerle ümerânın beslemeye mecbur olduğu asker, ordunun esasını teşkil ediyordu.

Ateşli silahların bulunmasıyla, Türkler bu yeniliği derhal askerî sahada kullanmasını bildiler. Selçuklu ordusunda top kullanılmıştır. Osmanlılar, kendilerinden önceki Türk devletlerinin ordularının kuruluş teşkilatlarından istifade ederek kendilerine has bir ordu meydana getirdiler.

Osmanlı Devleti, modern manâda ilk daimi orduyu Birinci Murad Han zamanında Yeniçeri ordusu adıyla kurdu. Yeniçeri ordusu, disiplin, cesaret ve teşkilât bakımından zamanının en mükemmel ordusu unvanını kazandı. Osmanlılarda, 1389 yılında Kosova Muhârebelerine topçu birliği katılmıştır. Fatih Sultan Mehmed Han zamanında Osmanlı ordusunda topçuluk çok gelişmiş ve Istanbul’un fethi sırasında en ileri teknikte toplar kullanılmıştır.

Osmanlı ordusu; Kapıkulu, Eyalet ve Deniz Kuvvetleri olarak üç kısımdı. Kapıkulu askerleri; yaya sınıfından olan Yeniçeri, Cebeci, Topçu ocaklarıyla, yine bir ocak olan Atlı Bölüklerden meydana geliyordu. Bu iki sınıf asker, padişahın şahsına mahsus maaşlı merkez kuvvetleriydi ve padişah nerede bulunursa onunla beraber bulunurlardı. Eyalet askerleri ise başlıca Topraklı ve Timarlı Sipâhi denilen süvarilerle, Yaya, Müsellem, Azab ve bir de Rumeli sınırlarındaki Akıncılardan meydana gelmekteydi. Osmanlı Devleti, yaptığı fetihlerde timar usulünü uygulayarak geliştirmiş ve bu suretle dirlik sahipleri, bırakılmış olan bu gelir karşılığı, devletin korunmasını sağlayan ordunun bir kısmının hazırlanmasını üzerlerine almışlardır. Timarlı Sipâhiler, her sancakta bölüklere ayrılmışlardı. Her on bölük, Alay Beyinin komutası altında toplanırdı. Alay Beyleri savaş olduğunda, bölgesindeki Sancak Beylerinin, onlar da Şehzâdelerin veya Beylerbeyilerin komutası altında sefere giderlerdi. Sipahilerin onda biri, sefer esnasında hem bölgelerinin korunması hem de âsâyişin sağlanması ve giden arkadaşlarının işlerini görüp, toprağın işletilmesi için sırayla nöbetleşe ülkede kalırlardı.

Çaka Beyin Izmir’de tersane kurmasıyla Türklerde başlayan denizcilik, Osmanlılar zamanında çok gelişti. On altıncı yüzyılda Türk donanmaları, Akdeniz, Kızıldeniz ve Umman Denizinde serbestçe dolaşabiliyordu. Bu yıllarda Osmanlı Devletinin Donanması; Devlet Filosu, Derya Beyleri Filosu ve Garp Ocakları (Cezâyir, Tunus, Trablusgarb) Filosu olmak üzere üç filodan kurulu bir kuvvet halindeydi. On sekizinci yüzyılda duraklama devresine giren deniz kuvvetleri, 19. yüzyılda süratle makine devrine geçti. Türkiye Cumhuriyeti Devletinin kurulmasıyla zamanın deniz kuvvetleri kuruluşuna geçilmiş, modern deniz araçları yapım ve alımına devam edilmiştir.

On dokuzuncu asrın sonunda, 20. asrın başında dünya ordularında Hava Kuvvetlerinin kurulması ve gelişmesi neticesinde Türk Hava Kuvvetlerinin temelleri 1911 yılında atıldı. Balkan Savaşında ilk defa savaş görevi yapan pilotlar, Birinci Dünya ve Istiklâl savaşlarında ellerindeki imkânların azlığına rağmen, büyük hizmetlerde bulundular.

Daima düzenli, tertipli ve uzun ömürlü devletler kurma özelliğine sahip olan Türkler, yurtlarında iç güvenlik ve huzurun sağlanması için kanunlar koymuşlar ve teşkilâtlar kurmuşlardır. Göktürklere ait Orhun Kitâbelerinde 'yargan' kelimesiyle ifade edilen bir zabıta teşkilâtının, hakanın emrinde olarak, emniyet ve âsâyişi sağladığı bilinmektedir.

Büyük Selçuklularda Şahne ve Anadolu Selçuklularında Subaşı, zabıta teşkilâtı ve faaliyetlerini yürüten sorumlu memuriyet ve makamlar arasında bulunuyordu. Osmanlı Imparatorluğunda zabıta görevini yapan kuruluşlar birleştirilerek 1846’da Serasker makamına bağlı Zaptiye Müşirliği kurulmuştur. 1880 yılında Zaptiye adı Jandarma olarak değiştirilmiştir.

Türk ordusunda, kanunlara saygı eksiksiz ve tamdı. Bunun yanında geleneklere titizlikle riayet edilirdi. Osmanlı ordusunda, padişaha büyük saygı duyulurdu. Onun büyük otoritesi sayesinde zaferlere erişilirdi. Bunun yanında bayrağa saygı sarsılmaz askerî geleneklerdendi.

Osmanlı ordusunun kuruluş ve yükselme devrinde tam uyguladığı görevi; iç ve dış düşmana karşı devleti savunmaktır. Bu görevin mesuliyeti çok ağır, başka işle uğraşmaya izin vermeyecek kadar kutsaldır. Ordu politikayla uğraşmaz. Politikaya bulaşan ordu, devleti savunacağı yerde politikacı olarak onu yıkacaktır. Osmanlı ordusunun politikaya karışması 1876 yılından sonra önü alınmaz bir hâle geldi. Ilk defa subaylarda başlayan bu hal, 1908 yılından sonra bütün orduya sirayet etti. Bâbıâli Baskını, Balkan Harbi üniformaların siyaset meydanlarına asılmasına sebep oldu. Bu ise ordunun mahvında, devletin yıkılmasında önemli rol oynadı. Istiklâl Harbinde bundan arınan ordu, yıkılmayan inancıyla zor şartlar altında istiklâlini yeniden kazandı.

Bilhassa 1950 yılından sonra modern silahlarla teçhiz edilen Türk ordusu, her geçen gün gelişen silah teknolojisinden istifade ederek kendini yenilemekte, dostlarına güven, düşmanlarına korku vermektedir. Kanunî zamanında fevkalâde büyükelçi olan, amansız Türk-Islâm düşmanı Baron Von Busbecq, Türk ordusu için şöyle diyor:

“Türk sistemini kendi sistemimizle mukayese ettiğim zaman, istikbalin başımıza getireceği şeyleri düşünerek titriyorum. Bir ordu galip gelecek ve payidar olacak, diğeri de mahvolacaktır. Çünkü şüphesiz, ikisi de sağlam surette devam edemezler. Türklerin tarafında, kuvvetli bir imparatorluğun bütün kaynakları mevcut; hiç sarsılmamış bir kuvvet var. Sefer görmüş askerler, zafer itiyatları, meşakkatlere tahammül kabiliyeti, birlik, düzen, disiplin, kanaatkârlık ve uyanıklık var. Bizim tarafta ise, umumî fakirlik, hususî israf, sarsılmış kuvvet, bozulmuş maneviyat, tahammülsüzlük ve idmansızlık var. Askerlerimiz serkeştir, subaylarımız tamahkârdır. Disiplini hor görüyoruz. Sebatsızlık, serkeşlik, sarhoşluk, sefahat, bizde bol bol mevcuttur. Bütün bunların en kötüsü, düşmanın (Türklerin) zafere, bizim de hezimete alışkın bulunmamızdır... Bizim askerlerimiz arasında olduğu gibi, hiçbir tarafta bir sarhoşluk, cümbüş yâhut kumar gibi şeylere tesadüf edemezsiniz. Türkler, kâğıt ve zar oyunu bilmezler...”


Meşhur Ingiliz diplomatı Ricault, ordu-yu hümâyun ile Uyvar Seferine katılmıştır. Müşahedelerini şöyle anlatır:
“...Ordugâhta en küçük bir gürültü ve münakaşa duymak mümkün değildir. Halk, ordularının geçişi sırasında en ufak bir endişe hissetmez. Ordu geçtiği yerde herşeyi peşin para ile satın alır, hanlarda geceleyen asker parasını öder. Türk ordugâhında, kızlarına tecavüz edildiği için şikâyete gelen anneler görmek mümkün değildir. Malının asker tarafından yağma edildiğini, hoş olmayan herhangi bir davranışla karşılaştığını söyleyerek şikâyete gelen de yoktur. Zira böyle şeyler olmaz. Bu düzen, Türk ordusunu muzaffer kılmış ve imparatorluklarını muntazam şekilde büyütmüştür. Biz Hıristiyanların ordularına ise şarap, Türk ordusunda görülenlerin tamamen aksini husule getirmiştir...”
Aynı konuda Iorga ise şöyle demektedir:


“Bir Avrupa ordusunun bir ülkeden geçmesi, o ülkenin halkı için felâket, bir Türk ordusunun geçişiyse saadetti. Halk, Türk ordusunun kendi memleketlerinden geçmesini dört gözle beklerdi. Zengin Türk askerleriyle geniş ölçüde alış veriş yaparlardı. Balkanlarda genç Hıristiyan kızları, tek başlarına, mal satmak için, endişesizce Türk ordugâhına girerlerdi. Aynı durum Avrupa orduları için hayal bile edilemezdi.
On sekizinci asrın başlarında ise Kont Bonneval; “Mâhir bir kumandan, Türk askeri ile dünyayı bir kutuptan diğer kutba kat edebilir...”

demektedir.

15/2/2008

Türk Ordusu 2

ATATÜRK'ÜN SUBAYLARA HİTABEN AFYON KARAHİSAR'DA 31.07.1920 TARİHİNDE YAPTIĞI KONUŞMA

Efendiler!

Eski silah arkadaşlarımla böyle yakından ve samimi temasta bulunmaktan büyük vicdani zevk hissediyorum. Sizinle oturup uzun hasbıhal etmek isterdim. Fakat çoksunuz; müsait yer de yok. Bu sebeple hissiyatımı birkaç cümle İle mülahaza etmekle yetineceğim.

Arkadaşlar! İngilizler ve yardımcıları milletimizin bağımsızlığını İmhaya karar vermişlerdir. Milletler bağımsızlıklarını hiç kimsenin lütuf ve atfetme borçlu değildir. Hiç kimse kimseye, hiçbir millet diğer millete hürriyet ve bağımsızlık vermez. Milletlerde tabiat en yaratılıştan mevcut olan bu hak, milletlerce kuvvede, mücadele İle mahfuz bulundurulur. Kuvveti olmayan, dolayısıyla mücadele edemeyen bir millet, mahkûm ve esir vazıyettedir. Böyle bir milletin bağımsızlığı gasp olunur.
Dünyada hayat için, insanca yaşamak için bağımsızlık lâzımdır. Bağımsızlık sahibi olmak için kuvvet sahibi olmak ve bunun için mevcudiyetini ispat etmek icap eder.

Kuvvet ordudur. Ordunun hayat ve saadet kaynağı, bağımsızlığı takdir eden milletin, kuvvetin lüzumuna olan vicdanı imadır

İngilizler, milletimizi bağımsızlıktan mahrum etmek için, pek tabii olarak evvela onu ordudan mahrum etmek çarelerine giriştiler. Mütareke şartlarının tatbikatı ile silahlarımızı, cephanelerimizi, bütün müdafaa vasıtalarımızı elimizden almaya çalıştılar. Sonra kumandanlarımıza ve subaylarımıza tecavüz ve taarruza başladılar. Askerlik izzetinefsini yok etmeye gayret ettiler. Ordumuzu tamamen lağvederek, milleti, bağımsızlığını muhafaza için muhtaç olduğu dayanak noktasından mahrum etmeye teşebbüs ettiler. Bir taraftan da müdafaasız, ordusuz bıraktıklarını zannettikleri milletin de izzetinefsine, her türlü haklarına ve mukaddesatına taarruzla milleti alçaklığa, boyun eğmeye alıştırmak planını takip ettiler ve ediyorlar.

Her halde ordu, düşmanlarımızın birinci taarruz hedefi oldu. orduyu imha etmek için, mutlaka subayları mahvetmek, aşağılamak lazımdır. Buna da teşebbüs ettiler. Bundan sonra milleti koyun sürüsü gibi boğazlamakta engeller ve müşkülat kalmaz.

Bu hakikat karsısında ve içinde bulunduğumuz vaziyete göre subaylar heyetimize düşen vazifenin mahiyeti, ehemmiyeti ve kıymeti kendiliğinden meydana çıkar.

Milletimiz hür ve bağımsız yaşamak lüzumuna tam bir iman ile kani olmuş ve buna kati azim İle karar vermiştir. Zaman zaman, şurada burada üzüntü verici karaktersizliklerin görülmüş olması, hiçbir vakit milletimizin genel kanaatine, hakiki İmanına sekte vurmamıştır ve vurmayacaktır.

Dolayısıyla kuvvetin, ordunun vücudu İçin lazım olduğunu söylediğim kaynak ki milletin vicdanı imanıdır mevcuttur. Ordu ise, arkadaşlar, ancak subaylar heyeti sayesinde vücut bulur. Malum bir askeri hakikat, felsefi hakikattir; "ordunun ruhu subaylardır." O halde subaylarımız, düşmanlarımız tarafından yıkılmak İstenilen ordumuzu tamir edecek ve canlandıracak ve ordu ve milletimizin bağımsızlığını muhafaza edecektir. Millet, bağımsızlığının muhafazasından ibaret olan hayati gayesinin teminini ordudan, ordunun ruhunu teşkil eden subaylardan bekler. İşte subayların yüce olan vazifesi budur.

Allah göstermesin milletin bağımsızlığı ihlal edilirse bunun vebalı subaylara ait olacaktır. Subaylar, izah ettiğim yüce, mukaddes ve bütün açılardan üzerlerine düşen vazife itibariyle, bütün mevcudiyetleriyle ve bütün dikkat ve fesaretleriyle, giriştiğimiz Bağımsızlık mücadelesinde birinci derecede faal ve fedakâr olmak mecburiyetindedirler. Şahsi ve özel hayatları itibariyle de subaylar, fedakârlar sınıfının en önünde bulunmak mecburiyetindedirler. Çünkü düşmanlarımız herkesten evvel onları öldürür. Onları aşağılar ve hor görürler.

Hayatında bir an olsa hile subaylık yapmış, subaylık izzetinefsini, şerefini duymuş, ölümü küçümsemiş bir insan, hayatta iken, düşmanın tasarladığı ve reva gördüğü hu muamelelere katlanamaz. Onun yaşamak İçin bir çaresi vardır. Şercimi korumak! Halbuki düşmanlarımızın da kastettiği, o şerefi ayaklar altına atmaktır.

Dolayısıyla subay için "ya istiklâl. ya ölüm" vardır Fakat arkadaşlar ölmeyeceğiz, bağımsızlığımızı muhafaza ederek yaşayacağız ve milletimizi daima bağımsız görmekle bahtiyar olacağız!”

Kaynak: "Afyon'da çıkan ikaz gazetesinden aktaran: Anadolu'da Yenigün gazetesi, 10 Ağustos 1920. •Atatürk'ün Bütün Eserleri, c.9, Kaynak Yayınlan, istanbul. Ekim 2002, s. 112-113

« Önceki —